Güncel etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
Güncel etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

Türban ve Özgürlük

Aşşağıdaki yazı bana ait değildir, Soner Yalıçın 'ın 10 şubat 2008 tarihli yazısıdır. Gerçekten türbanı anlamamız açısından, Feodal Erkek Egemen Toplumun din adı altında empoze edilmesinin
açık örnekleri ile doludur.Tüm gerçekleri ile türbanın hayatlarımıza nasıl girdiğinin ve özgürlük olup olmadığını anlamamız açısından okuyacağınızı umduğum bir yazı. Buyurun.




AKP’nin tesettüre girme hikayeleri

Deniliyor ki: Örtülü eşleri AKP’lilere "türban yasasını hemen çıkarın" diye evde baskı yaptı! Peki, AKP’lilere baskı yapan örtülü eşler, ne zaman, nasıl örtündü? Aile, mahalle, koca baskısı gördüler mi? Mesleklerini bırakıp "ev kadını" olmaya mecbur mu edildiler? Hepsi aynı sosyal sınıftan mı geliyor?

İşte onların, isim isim örtünme hikáyeleri...

EMİNE ERDOĞAN

Emine Gülbaran
15 yaşında intihar etmeyi düşündü. Yıl 1970’ti. Mithatpaşa Akşam Sanat Okulu’nun öğrencisiydi.

Romantik bir kişiliği vardı. Cep romanları okuyor. Artistlerin kartpostallarını biriktiriyordu. Emel Sayın ve Ajda Pekkan’ı beğeniyordu. Bir de sinemaya gitmeyi.

Ziya amcalarının eski Amerikan otomobilinde ilk kez direksiyona geçti; otomobil kullanmak istiyordu. Giyinmeyi çok seviyordu. Dikiş dergisi Burda’nın patronlarından kalıp çıkarıp, kendine elbise dikiyordu. İlk diktiği giysi ise çift taraflı bir pelerin oldu. Bir tarafı uçuk bir eflatun, diğer tarafı uçuk griydi.

Ağabeyi Hüseyin Gülbaran kendisinden bir yaş büyüktü. Kız kardeşi Emine’ye artık örtünmesi gerektiğini söyledi. Emine Erdoğan, yıllar sonra "Nasıl Örtündüler?" kitabının yazarı Gülay Atasoy’a o günü anlattı:

"Ağabeyim bana örtünmem gerektiğini söylediği zaman intihar etmeyi bile düşünmüştüm. Nasıl olur da örtünürdüm! Çevremde bir tane örneği yoktu. Köy gibi bir yerde olsam neyse... Orada dikkati çekmezdim. Ama burada (İstanbul’da) olamazdı. Bu karışık duygular içindeyken, bir vesileyle Şule Yüksel Şenler’le tanıştım. Bu tanışma beni çok etkiledi. Böylelikle bir Müslüman hanımın hem modern, hem kültürlü, hem de örtülü olabileceğini gördüm."

Emine Gülbaran
15 yaşında örtündü.

Okuldan ayrıldı.

HAYRÜNNİSA GÜL


Abdullah Gül’ün annesi Adviye Hanım, gelini olmasını istediği Hayrünnisa’yı Kayseri’de bir akraba düğününde gördü.

Hayrünnisa 14 yaşındaydı. İstanbul’da Çemberlitaş Ortaokulu’nu yeni bitirmişti. Takdirname almıştı. Liseye başlayacaktı.

Abdullah Gül 29 yaşındaydı. Sakarya Üniversitesi’nde asistandı. Gül Ailesi, Özyurt Ailesi’ne görücüye gidip Hayrünnisa’yı istedi.

Aileler anlaştı. Ama ortada sorun vardı. Medeni Kanun, 14 yaşında bir kızın evlenmesine izin vermiyordu. Hayrünnisa’nın 15’ini doldurması beklenecekti.

18 Ağustos 1980.

O gün Hayrünnisa’nın yaş günüydü.

O gün yasal engel kalktı.

O gün 30 yaşındaki Abdullah Gül ile 15 yaşındaki Hayrünnisa Özyurt evlendi.

Ve o güne kadar başı açık olan Hayrünnisa, işte o gün, evlendiği gün tesettüre girdi.

Okuldan ayrıldı. Artık ev kadınıydı.

ZEYNEP BABACAN

Hacettepe Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü öğrencisiydi.

İleride eşi olacak Ali Babacan’ın üç kız kardeşi Betül, Tuğba ve Merve ile yakın arkadaştı.

Ali Babacan öğrenimini tamamlayıp ABD’den döndü.

Babası Hilmi Babacan, oğlu Ali’nin evliliğini şöyle anlattı:

"Amerika’dan dönünce Ali’nin kız kardeşleri, kendi arkadaşlarının arasından birini belirledi ve ’Ağabeyciğim, şu kız (Zeynep Yurter) senin için uygundur’ dediler. Biz de Allah’ın emriyle istedik. İstediğimiz gün de kabul edildi. Kız kardeşleri, Ali’nin kendi karakterini ve nasıl birini istediğini bildikleri için mevcutların içinde sana bu uygun dediler. Biz de görücü usulüyle gittik, baktık ve beğendik."

Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne taşıyacağı söylenen genç Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın evliliği görücü usulüyle böyle gerçekleşti.

Evlenmesiyle birlikte Zeynep Yurter örtündü.

Ev hanımı oldu.

Uzatmayayım...

Hayati Yazıcı’nın eşi Selma; Hüseyin Çelik’in eşi Şahsenem; Mehdi Eker’in eşi Yasemin; Faruk Çelik’in eşi Beyhan...

Liste uzayıp gidiyor.

AKP çevresi diyor ki; kızlarımız-kadınlarımız tesettüre girmeye kendileri karar veriyor!

Ne yazık ki türbanı "özgürlük sorunu" olarak gören entellerimiz de öyle düşünüyor.

Ama hayat öyle demiyor işte.

AHSEN UNAKITAN

Edirneliydi ailesi; merkeze bağlı Musabeyliği Köyü’nden. Orta halli Eral Ailesi’nin kızıydı. Mandolin ve piyano çalmayı küçük yaşta öğrendi. Tenis oynamayı seviyordu.

Öğrenim hayatında hep başarılıydı. İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.

Avukatlık yapmaya başladı. Solcuydu. 1971 yılında Maliye Bakanlığı’nda Hesap Uzmanı olarak çalışan Kemal Unakıtan ile evlendi. Edirne’den çocukluk arkadaşıydılar. Bir gün...

Yolda gördüğü bir işportacıdan eşarp aldı.

Örtündü.

Avukatlığı bıraktı. Ev hanımı oldu.

Eşi bakan olunca, örtünme modelini değiştirdi; türbanı kulaklarının arkasından bağlayarak kendi tarzını yarattı.

Türban, Eral Ailesi’ni böldü.

Bugün Eral Ailesi’nin çoğu hálá solcu.

MÜNEVVER ARINÇ

Yıl 1978.

Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Giyim Bölümü’nden, 5 üzerinden 4.5’la mezun oldu. Okulun en başarılı öğrencisiydi.

Münevver Tay, üniversite yıllarında modern giyimiyle dikkat çeken biriydi. Bir de yardımseverliğiyle tanınıyordu. Kırşehir Kaman’da öğretmenlik yapmaya başladı.

Manisa MSP İl Başkanı Avukat Bülent Arınç, hemşerisi Münevver Öğretmen’i partisinin önde gelen isimlerinden İsmail Tay’dan istedi. Münevver Tay öğretmenliği seviyordu. Evlenmeyi şimdilik düşünmüyordu.

Ancak...

Babasının ısrarına fazla karşı koyamadı. Ve evlendi. Damat Bülent Arınç 31, gelin Münevver Tay ise 22 yaşındaydı. Öğretmen Münevver Tay evlenince ev hanımı oldu; tesettüre girdi.

Öğretmenliği bıraktı. Çok sevdiği öğretmenliği ancak bir yıl yapabilmişti.

SEMİHA YILDIRIM

O da öğretmendi.

Eşi; Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Erzincan Refahiye İlçesi Kayı Köyü’nden akrabasıydı.

Görücü usulüyle evlendiler.

Evlenince o da öğretmenliği bıraktı.

Örtündü.

Ev hanımı oldu.

GÜLTEN ÇİÇEK

Ailesi Yozgatlıydı. Yozgat ile Yerköy arasındaki Saray İlçesi’nde öğretmenlik yapıyordu. Cemil Çiçek ise Yozgat’ta avukattı. Görücü usulüyle evlendiler.

Gülten Hanım’ın öğretmenliği sadece beş yıl sürdü. Örtündü. Ev hanımı oldu.

FATMA Ş. AKDAĞ

Fatma Şeyda, Erzurum Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiydi.

Babası subaydı.

Başı açıktı.

Nesrin Akdağ, müstakbel gelinini Erzurum’da bir toplantıda görüp beğendi.

Oğlu Recep Akdağ, Erzurum Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş; üniversitede kariyer yapmıştı. Bekárdı.

Akdağ Ailesi, Ordu’ya gidip Fatma Şeyda Hanım’ı ailesinden istedi.

Evlendiler.

Fatma Akdağ, okulu yarım bıraktı.

Tesettüre girdi.

Ev hanımı oldu.

MEHTAP GÜLER

CHP Muğla Milletvekili Hasan Fehmi İlter’in kızıydı. Annesi Sevilay İlter ressamdı. DSP’li, eski Dışişleri Bakanı Sina Şükrü Gürel ile kuzendiler.

Hilmi Güler, ODTÜ’den Metalürji Mühendisi olarak mezun oldu. Aynı üniversitede yüksek lisans, doktora yaptı. TAŞ-TUSAŞ, MKEK, ETİBANK, İGDAŞ kurumlarında üst düzey görevler aldı. 33 yaşındaydı. Mehtap İlter ile tanıştı. Flört ederek, 1981 yılında evlendiler.

Babası Hasan Fehmi İlter bu mutlu olaya şahit olamadı; çünkü üç yıl önce vefat etmişti. Mehtap Güler evlenince örtündü. Çalışmayı bıraktı, ev hanımı oldu.

SANİYE ŞAHİN

Mehmet Ali Şahin ile Saniye Şahin teyze çocuklarıydı.

Mehmet Ali Şahin, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden okul arkadaşıydı.

Memleketi, Karabük’ün Ovacık İlçesi’ne bağlı Ekincik Köyü’nde 1.5 yıl imamlık yaptı.

Teyzesinin kızı Saniye ile evlendi.

Bu akraba evliliğinden midir bilinmez; oğulları Fatih Şahin zihinsel engelli doğdu.

Mehmet Ali Şahin sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirme başarısını gösterdi.

Sonra siyasetin merdivenlerini hızla tırmandı.

En büyük destekçisi ise eşi; ev hanımı Saniye Şahin’di.

/_newsimages/4953910.jpgPolitikacıların üniversite bitiren kızları neden çalışmıyor

BÜYÜK olasılıkla, üniversitelerde türban serbest olacak. Herkes merakla bekliyor, sonra ne olacak?

Deniliyor ki, "mahalle baskısı" gibi üniversitelerde "türban baskısı" olacak; özellikle Anadolu’daki üniversitelerde başı açık kız öğrencilere örtünme baskısı gelecek.

Bu olabilir mi? Evet olur. Bitmedi. Meselenin bir başka yönü daha var:

Türbanlı kızlarımız üniversitelere girince ne olacak? Söyleyeyim:

Çok iyi okuyacak, çok başarılı olacak ve okullarını hep dereceyle bitirecekler. Peki, sonra ne olacak?

Ne olacak biliyor musunuz; evlenip, ev hanımı olacaklar!

Bunu da nereden çıkardınız demeyin. Gelin Türkiye’yi yöneten birkaç politikacının kızlarına bakalım:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kızı Kübra, Bilkent Üniversitesi’ni bitirir bitirmez evlendirildi. Çalışıyor mu, hayır!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kızı Esra, ABD’de Indiana Üniversitesi’nde okudu. Çalışıyor mu? Hayır. Başbakan’ın diğer kızı Sümeyye çalışıyor mu; hayır!

Milli Görüş’ün lideri Necmettin Erbakan’ın kızları; Elif Bilkent Üniversitesini bitirdi, Zeynep ise ODTÜ’yü. Üstelik "başları açık okudular" diye parti içinde muhalif sesler çıkmıştı. Peki, bugün çalışıyorlar mı; hayır! Evlendiler, çocuk yaptılar. Yani ev hanımı oldular.

Enerji Bakanı Hilmi Güler’in kızı Ayşe Şeyma da Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nü bitirir bitirmez, eski Orman Bakanı Osman Pepe’nin oğlu İsmail ile evlendirildi.

Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Bilkent Üniversitesi’ni bitiren kızı İclal’i hemen evlendirdi.

Ulaştırma Bakanı Binalı Yıldırım’ın kızı Büşrah...

Listeyi uzatmaya gerek var mı?

Çok merak ediyorsanız; daha yaşları küçük olan Büşra Şahin, Zişan Güler, Büşra Çelik’i medyadan takip ediniz. Onlar da ablaları gibi üniversiteyi çok iyi dereceyle bitirecekler ve sonra hemen evlendirilecekler.

Niye?

Bu gencecik kızlarımız üniversiteyi bitirir bitirmez, çalışmalarına fırsat verilmeden neden hemen evlendiriliyor?

Şimdi derler ki, "Sana ne, bu da bir özgürlük sorunu".

Öyle ya...

Aslında tüm bunlar; özgürlüğün tesettüre sokulması değil mi?


Devamını okuyun...>>

HASTA MIYIZ? CANİ MİYİZ? CAHİL MİYİZ?








Ceza evlerimiz Cumhuriyet tarihimizin en kalabalık dönemini yaşıyor.Tutuklu ve hükümlü sayısı son yılda 93 bin'e çıkdı.1 ay gibi kısa bir sürede 3 bin kişi ceza evine girdi.Anlıyacağımız sığamaz olmuşlar bulundukları dar Dünya'ya.Bu rakamlar sadece resmi açıklananlar ya dışarıda kol gezenler ve yakalanamayanlar eklense kim bilir,rakam kaç olucak.İnsan öldürmek dahamı basitleşdi yoksa biz mi çok canileşdik
fikir yürütemiyorum...
Gazetelerimiz bin bir türlü ölüm ,hırsızlık ,dolandırıcılık ,tecavüz ,kaçakçılık ,terör haberleriyle dolu.Bu suçların hepsi insanların ölümleriyle sonuçlanıyor.Kendimde şunu fark ettim yakın zamanda;
her gün gazete okuma alışkanlığım olduğu için,her gün gibi haberleri tek tek okuyorum.Bir katil karısını ve çocuğunu kuaförde öldürmüş ,okudum geçtim.Etkilenmedim maalesef öyle alışkınım ki bu haberlere artık daha ilginç cinayetler dikkat çeker olmuş da farkında değiliz!!!
Fakat insan öldürmek ölmek birinin canını almak hemde gözünü kırpmadan hiçde basite alınıcak bir konu değil,ölüm bu kadar basitleştirilmemeli.Bunu yapanlar nasıl insan diye düşünüyorum ,bu zihniyet hastalıklı mı? cani mi? yada en önemlisi CAHİLLİK Mİ? Tabi ki bu ruh halini anlamamız mümkün olmayacak ama şu bir koskoca gerçek toplumumuzda katillerin sayısı her geçen gün artıyor.Karısını öldüren kocalar ,kocasını zehirleyen kadınlar ,çocuklarını sokaklara bırakan öldüren işkence yapan anne-babalar ,trafikde tartışıp tetiği çekenler ,maçlarda ki magandalar etrafımız bu tür olaylarla dolu.İç acıtıcı ve yok yere ölümler...
Ben bunun sebebinin büyük ölçüde cahillikden geçtiğini düşünüyorum.Bu sorun terör kadar tehdit unsuru ve ciddi bir sorun çünkü; biz birbirimizi öldürüyoruz.Bunun da önlemini bir an önce almak gerekmez mi?
Toplumumuzu bilinçlendirmenin özellikle üzerinde durulmalı.Halk olarak bütün ceza kanunları öğretilemli ,afişler asılmalı ,seminerler düzenlenmeli ,halkın katılımı için teşvik edilmli daha bir sürü şey düşünülebilir.Bunlar şu an için aklıma gelenler.Belki bu sorunu ortadan kaldıramayız ama azaltabiliriz.Sorunlarla başa çıkmayı ,asabiyetimize ve sinirlerimize hakim olmayı ,anlayışlı olmayı toplum olarak öğrenmemiz gerek ...
Umarım birileri bu konuyla ilgili çözümler üretir ve uygular.Ben şahıs olarak çevremde elimden gelen gayreti gösteriyorum ama bu yetmez daha fazlasına ihtiyacımız var ,bunları yapan kişilerinde insan olduğunu unutmayıp onları kazanmak içn elimizden geleni yapmalıyız...
Dileğim huzurlu bir toplum ve suç oranları minimum seviyede olan bir ülke ZORDA OLSA...


Devamını okuyun...>>

SİZDE OY ATIN


ADI SOYADI : SAİD PERVEZ KAMBAS
YAŞI : 23
EĞİTİM : ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ
YAŞADIĞI YER : AFGANİSTAN
SUÇU : İNTERNETTEN KADIN HAKLARI
RAPORU İNDİRMEK
CEZASI : İDAM VE ONAYLANDI
İnanılmaz ama bu bir gerçek.Said Pervez Kambas adlı talihsiz üniversite öğrencisi internettn kadın hakları indirdiği ve arakdaşlarına dağıttığı için idama mahkum edildi.Verilen karar çok acımasız ve insanlık dışı bir karar alınmış.Bu ceza için demokratik bir ülke olarak sessiz kalmamalıyız.Ülkeyi çağ dışı Taliban rejiminden kurtarmak için dünya seferber olmudu ve bizde ülke olarak askerlerimizi gönderdik.Ama anlıyoruz ki bu karar doğrultusun da ağır Taliban yönetimi devam ediyor ülkede.Bu konuyla ilgili haber ve gazete sitelerinde kampanyalar başlatıldı belki bu idamı önleyebiliriz.Duyarlı kişilerin bu siteleri araştırıp oy vermelerini istiyorum ve biliyorum ki ülkemizde kadın,erkek herkes bu kampanya ya dahil olucak.Geç olmadan çağdaş dünya ülkeleri olarak bu idamı iptal ettirebiliriz.LÜTFEN SİZDE BİR ''TIK''la ''OY'' VERİN!!!!


Devamını okuyun...>>

Türban Bir Sorun Mu ?




Son zamanlarda en çok konuşulan halkın ve AKP iktidarının büyük isteğiyle anayasaya girmesi için zorlanan ve buna karşı olan yargıya ve tüm kurum ve sivil toplum örgütlerine rağmen Türban bir sorun mu?

Evet türban bir sorun.Türban bir özgürlük değil esarettir.Kadının esaretidir.Kadının sindirilmesidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün binbir zorlukla Türk kadınına verdiği hakların geri alınması için atılan ilk ve en büyük adımdır. Kadının saçı günahın simgesi değildir. Türban ve başörtüsü çok farklı şeylerdir. Türbanın İslamiyetle ve Türk kültürüyle alakası yoktur. Din ticaret ve siyaset üçlüsünün kadın üzerinde oynadığı pis bir oyundur. İlk önce üniversitelerde sonra kamu kuruluşlarında ve daha sonra heryerde türban hayatımızın bir parçası olacak.Artık takan değil takmayan dikkat çekecek ve belkide takmayanlarda takmak içn zorlanacak.

Türkiye hızlı adımlarla karanlığa doğru ilerliyor. ABD ve AKP buna en büyük desteği veriyor. Ne zorluklarla kurtarılan yeni tertemiz bir cumhiriyet kurduğumuz Türkiye toprakları şimdi satılıyor. Kamu oyunun türban üzerine dikkat etmesi sağlanarak perdenin arkasında başka oyunlar oynanıyor.

Genç kızlara seslenmek istiyorum başlarına taktıkları o bez parçasını dini simge olarak gören genç kızlara.. ben sizi anlamıyorum. Nasıl kendinizi böyle küçültüp bu tür oyunlara alet edebiliyorsunuz. Nasıl kendinizi herzaman erkeklerin bir adım gerisinde bırakabiliyosunuz. Bunu kabullenebiliyorsunuz. Saçımız günah olsaydı diğer tüm organlarımız kaşımız gözümüz gibi yaratırmıydı yaratıcı onuda. Saçın diğer vücudunuzun parçalarından ne farkı var? Bir bez parçasıyla tüm günahlar yasaklar örtülebilir mi? Bu bu kadar basit bir kavram mı? Lütfen biraz daha akıllı davranalım. İlimden gidilmeyen yolun sou karanlıktır. Böyle gidersek bizimde sonumuz karanlık. Yaptığınız şeyler inandığınız din ile çelişiyor. İslam dini akıl ve mantık dini değilmidir? Peki akıl ve mantıkla gidince biz türbanın üniversitelerde serbest olması sonucuna mı varıyoruz. Eğer bu sonuca varıyorsak durup bir kez daha düşünmeliyiz.

Türban üniversiteye girecek arkasından liseye arkasından ortaokula ve ilk okula ve tüm kamu kurumlarına. Hiçbir yerde kıyafet düzeni kalmayacak. Olacak manzarayı az çok tahmin edebiliyorsunuzdur. Gözünüze ne kadar çağdaş yada ne kadar estetik görünüyor. Gittiğiniz devlet dairesinde yüzünü göremediğiniz bir bayanın sizin işlerinizi yapması sizde nasıl bir duygu uyandıracak. Ben sindiremiyorum. Ve sindirmem de mümkün değil.

Atatürk’ün ilke ve inkilapları doğrultusunda yürüyen ilerici ve demokrat olmayan bu ülkede demokrat olmaya çalışan genç bir kızım. Ben Atatürk resimlerinin devlet dairelerinden kaldırılmaya çalışıldığı bu ülkede Kemalist’im. Benim istediğim geriye dönmek değil 21. yy lı yaşadığımız şu zamanda türban tartışması yapmak değil. Benim istediğim ömzgürlük diye türban dayatması da değil çünkü türbanın hak ve özgürlüklerlede alakası yok. Benim istediğim insanların uyutulmadığı daha bilimsel ve sürekli ilerleyen Demokrasinin gerçekten işlediği bir Türkiye de yaşamak.

Bir görüntü var aklımda hiç unutamadığım Balıkesir den trenle Manisa’ya dönerken aklıma kazınan bir görüntü. 2007 temmuz ayı seçime 2 gün var.
Karaçaşaflı iki tane hanımefendi ve yanında en fazla 5-6 yaşlarında biri kız diğeri erkek iki çocuk. Erkek çocuğun kafasında takke. Kız çoçuğuda KARAÇARŞAF içerisinde. Bu görüntü bana seçimin sonuçlarını bildirmişti.
Üzülmüştüm hemde çok üzülmüştüm memleketimin haline. Memleketimin kadınlarının ve daha aklı bir şeye yetmeden dini bir giysinin üzerlerine zorla giydirilen o masum çocuklarına çok üzülmüştüm.

Benim korkularım var ülkemin geleceği için. Ben kendi kişisel kaygılarımdan çok ülkemin nasıl bir hale getirileceğini düşünüyorum. Nasıl bir Türkiye de yaşlanacağımı düşünüyorum?

ve diyorum ki uyumayalım artık yeter diyelim.
Artık televizyon dizilerinde ki yaşamlara kendimizi koymak yerine gerçeğe gerçekten dönelim. Çünkü gerçekler bir gün bize tokat gibi çarpacak. İşte ozaman geç olmasın!!!!!!!!!!!!!!!!!!


Devamını okuyun...>>

Soru: ülkenizde dakikada kaç üniversite yapılıyor ?







“ Kamyon kahvehanenin önüne yanaşır ve o anda bir koşuşturma başlar. Kahvehaneden bi anda herkes kamyonun önüne toplaşır ve ceplerinden buruşmuş birer kağıt çıkarır. Kamyondan amcamın biri iner ve ellerindeki kağıtlara şöyle bi yan gözle baktıktan sonra..

Sen, sen, sen, sen… der.

Seçilenler kağıtlarını ceplerine koyup, gözlerindeki o çocuksu mutlulukla atlarlar kamyonun arkasına.

Kamyon tozu dumana katarak o gür sesiyle uzaklaşır şehrin kahvehanesinden. Arkada kalanlardan biri elindeki kağıda bakar, lanet olsun deyip kağıdı yırtıp atar ve dolan gözlerle uzaklaşır kahvehaneden.

Havada süzülerek yere düşen kağıt parçalarından birinin üzerinde şu yazıyordur..

Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Mimarlık Fakültesi Mezuniyet Belgesi… “



Bir müteahhit arkadaşla konuşuyoruz. Yaptığı evleri satmakla uğraşıyormuş. Dedim, abi bırak ev yapmayı yaw. Üniversite yap, vallahi bak peynir ekmek gibi satarsın. Şu sıralar trend üniversite…

Ülkemizde üniversiteler her yıl her bölümden binlerce mezun vermekte. Çocuk üniden mezun oluyor, aman ne mutlu. Diplomasını da almış ondan iyisi yok. Ama gel gör ki o üni ‘nin kapısından çıkıp ta gerçek hayata başlayınca işte esas ilginç durum o anda başlıyor.

Diploma var ama iş yok napcaz… Tabiki yeni bir üniversite daha…

Mezunlarına iş veremiyorsan niçin o bölüme öğrenci almaya devam edersin ki. Durdur o bölüme öğrenci alımlarını.. Gerekirse o bölüme ihtiyaç doğduğunda tekrar alımlara başlarsın. Üstelik bu bilinmeyen bir sistemde değil. Avrupa bunu zaten bu şekilde yapıyor. Eğer ortalık kimya öğretmeninden geçinmiyorsa kimya bölümünün puanlarını yükseltirsin ve gerçekten o mesleği yapmak isteyen gençler yüksek puanlarına rağmen o bölümü seçerler. Ülkede matematik öğretmeni sıkıntısı varsa, bu bölümün puanlarını azaltırsın ki bu bölüme talep olsun. Tabi bizde puanlamalar buna göre yapılmıyor. Bir bölüme girebilmiş öğrencilerden en az puanı almış öğrencinin puanı bir sonraki senenin taban puanı, yani o bölüme girebilmek için alt puan oluyor.

Tabi böyle olunca öğrenci iş olup olmamasıyla ilgilenmiyor, gireyim de Allah Kerim mantığıyla bakıyor olaya....

Bir gün ülkenin gelişmişliğini üniversite sayısının değil de üniversitelerinin kalitesinin belirlediğini anlayacağız ama iş işten geçmiş olacak, o ayrı. Dünyada ilk 500 ‘e bir üniversitesini dahi sokamamış bir ülkenin ne kadar gelişmiş olduğunu tahmin etmek çok da zor olmasa gerek… Tabi niçin durumun böyle olduğunu anlamakta pek zor değil. Çünkü ne yazık ki başımızdakilerin mantığı sanırım şu..

- Başkanım üniversitelerimizden hiç biri ilk 500 e girememiş.. Napcaaaz?
- Hiç biri mi !
- Hiç biri…
- Tamam o zaman hemen yeni bir üniversite yapalım, bakarsın o girer, dimi…



Devamını okuyun...>>

Ah Youtube Vah Youtube

Evet Youtube kapatıldı, pardon yasaklandı, kapatabilmek gibi bi yetkileri olsa gözünün yaşına bakmazlardı gerçi...

Kimler için yasaklandı. Türk Milleti girmesin diye..

Başka bir ülkede var mıdır acaba böyle komik bir uygulama merak ediyorum. Tabi bu sözü kendini medeni olarak kabul gören ülkeler için sarf ediyorum. Tamam Youtube 'a erişim yasaklandı, öyleyse ben niye hala Youtube 'a girebiliyorum..

Nasıl bir yasak bu..

Aslında bu, mahkemelerimizin gereksiz yere uğraştırılmasından başka bir şey değil.. Yaptırımı olmayan bir şeyin yasak olmasını kabullenemiyorum ve hatta bunun mahkemelerimizi küçümsemek olarak görüyorum açıkçası..

Sonuç olarak mahkeme bu sitedeki bir içerik yüzünden sitenin Türkiye 'den girilebilmesini yasaklıyor.. Gerçi ben şuan girebildiğime göre Türkiye 'de yaşamıyorum demek oluyor. Ama inanın bunca ömrümü Türkiye 'de yaşadığımı sanarak geçirmişim. İyi ki mahkeme bana gerçekleri gösterdi, sağ olsun..

Şimdi olaya şu bakış açısından bakmak lazım bide..

Mahkeme buna karar verdiyse haklı olarak bu sitedeki bazı içeriklerin gösterilmesinin adil olmadığı sonucunu çıkarmış demektir. İşte bu noktada verilmesi gereken cezanın o sitedeki ilgili içeriğin kaldırılması şeklinde olmalıdır ki Youtube yabancı bir ülkeye ait bir site olduğundan dolayı bunu yapma yetkisine sahip değildir mahkemelerimiz. Bu durumda mahkemelerimiz haklı olarak bari bizim ülkemizde bu sitenin yayınlanmasını yasaklayalım demiştir. Çünkü yapılan haksızlığa mahkemenin bir yaptırım uygulaması gerekmektedir. Tabi yasak sadece formalite icabıdır çünkü Türkiye ‘de herkes kendi bilgisayarından eğer isterse bu siteye kolayca erişebilecektir. Fakat bu yaptırımın bir tek güzel yanı vardır oda Youtube 'un ülkemizde böyle bir yasağın verilmesi üzerine ilgili içeriği sitesinden kaldırması olasılığıdır.

Diyelim ki Youtube bu içeriği kaldırdı, ama diğer taraftan milyonlarca yeni yasaklanması gereken içerik yeniden eklenecektir, ve birileri de bu içerikleri görüp dava açtıkları sürece bizim Türkiye ‘den Youtube 'a bağlanmamız hayal gibi duruyor...

Ülkemizde birileri Türk Milletini gerçekten çok zayıf sanıyor. Çünkü biz o kadar zayıfız ki televizyonda izlediğimiz yada gazete veya internette gördüğümüz her şeye hemen inanırız, anında evde de denemeye kalkarız, içki içen birini görsek hemen bizde alkolik oluruz, açık seçik bir film izlediğimizde tecavüz edecek kadın ararız, biri çıkıp ta balkondan atlasın, bizde hemencecik fırlar atarız kendimizi aşağı.. Yani çok zayıfız çok..

Gerçi bu son söylediğim şeye kendim bile gülemedim.. Şimdi düşündüm de biz galiba biz gerçekten de zayıfız. Çünkü ben bu söylediklerimi yapanı da gördüm iyi mi

Neyse acaba şu Youtube ne zaman açılacak bilen var mı? Ne önemi varsa…


Devamını okuyun...>>

Bekir Coşkun 'a ve Başbakan 'a




  • İşte bu adamın yazılarının hayranıyım. Bekir Coşkun... bugünkü yazısıda gerçekten başbakanın kafasını oldukça meşkul edeceğe benziyor.. Kalemini inanılmaz keskin kullanan bir yazarla karşıkarşıya olmak gerçekten zor olsa gerek.. Allah başbakanımıza kolaylık versin. Ama Bekir Coşkun gibi yazarlarıda başından eksik etmesin.. Onu tanıyan herkes o ince mizahıyla nekadar etkili yazılar yazdığını bilir. Onun yazılarının baş kahramanı olmakta elbette ki hiç kolay olmasa gerek. Bu konuda başbaknımızın yanında olduğumuzuda söylemeliyim.. Lütfen Bekir abi bir insanın bukadarda üzerine gidilmezki. Kuvvetler ayrılığı olan bir ülkede yaşıyoruz Bekir bey lütfen başbakanımızın kuvvetlerini bukadar hafife almayın. Bundan dolayı nekadar gururunun incindiğini görmüyormusunuz.
  • Ama şunu söylemeliyim sayın başbakanım üzgünüm elimde değil bu adamın yazılarını okumadan geçemiyorum ve okudukça ülkem için üzülüyorum.. Pardon sizin için üzülüyorum..






BEKİR COŞKUN 'a ait 22.01.2008 tarihli yazısı


Anayasa bohça mı?..





BÖYLECE yeryüzünde içinde türban gibi bir giysi olan tek anayasa bizim Anayasamız olacak.

Eğer giysiler anayasaya giriyorsa, o zaman etek, yelek, mintan, ayakkabı, çorap, don, gömlek gibi giysiler de gerekiyorsa Anayasa’ya konulabilir.

Sanki bohça bu...

Başbakan’ın "Milletin kıyafetine ne karışıyorsun?.. Herkes istediği gibi giyinsin, bırak..." sözü üzerine diyelim ki Anayasa değişti ve bizim Osman kırmızı benekli donla üniversiteye gitti...

Ya da ben; yılbaşından kalma ucu püsküllü huni şapkamı taktım, Başbakan’ın basın toplantısında gidip en öne mutlulukla oturdum ve göz göze geldik...

Bu anayasal bir şeydir.

*

Nitekim Başbakan, "Anayasa’ya biz de bakıyoruz" demekte.

Tebrikler...

Bu iyi bir şey; Başbakan’ımız Anayasa’ya bakıyor...

Bakıyor ama demek ki anlamıyor.

Bir:

Türban konusunda iktidarı uyaran yüksek yargı organlarına kızıp "Kuvvetler ayrılığı varsa, herkes yerini bilecek" demesi bunu kanıtlıyor. Demek ki o "kuvvetler ayrılığını" herkesin ayrı ayrı bildiğini yapması sandı.

Oysa kuvvetler ayrılığı, en başta üç kuvvetin (Yasama, Yürütme, Yargı) birbirlerini kontrol etmesidir.

İki:

Başbakan yargının ihsas-ı rey (kararı önceden belli etme) makamı olmadığını da söyledi ki, yine anlamamış.

Çünkü bu konuda yargı karar verecek değil, karar çoktan verildi zaten. Hem içerde Anayasa Mahkemesi’nin, hem dışarda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları var.

Yargı kararını belli etmiyor, verdiği karara sahip çıkıyor, Başbakan bilse de bilmese de...

Üç:

Başbakan baktıysa; Anayasamız Türkiye’nin bir "hukuk devleti" olduğunu yazar.

Hukuk devleti; yasamaya (Meclis’e) tek başına sahip olan, yürütmeyi (Hükümeti) zaten elinde tutan... Böylece üç kuvvetten ikisini ele geçirmiş bir tek kişinin her aklına geleni yapmasına, diyelim ki Anayasa’yı bohçaya çevirmesine izin vermez.

Eğer Anayasa’ya baktıysa...

Sorun da burda zaten:

Sizce bu Başbakan bir kere olsun; Anayasa’ya baktı mı, bakmadı mı?..


Devamını okuyun...>>

Sağlık Sağlıklı bir Sektör mü?


"Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünya içinde yerini alır". diyordu sayın İsmet İnönü. Öylede oluyor nitekim. Global bir dünya oluşuyor. Peki nasıl oluyor, Kimisi için demokrasi götürülmekle oluyor. Bu yeni dünyada demokrasi savaşılarak götürülüyor nitekim, ne kadar insan öldürülürse okadar demokrat olunuyor çünkü. Kimisi için Dünya'yı bir pazar yapmakla oluyor. Para parayı çekiyor ve birileri sürekli büyüyor. Silah satmak yetmiyor artık sağlık satılıyor bu yeni dünyada.


ve Türkiye yerini alıyor bu yeni dünyada…


Evet insanın kulağına silah sektörü, uyuşturucu sektörü gibi terimler gayet normal gelirken artık bu terimde bir okadar normal gelecek anlaşılan. Sağlık Sektörü…
Dünyada sağlık sektörünün ve bununla birlikte ilaç sektörünün hızla büyümesinin altında yatan en büyük etken elbetteki bu sektördeki ihtiyacın hızla artıyor oluşunun yanında bu sektörde dönen parasal meblağında çok büyük oluşudur. Bugün bir çok ilaç firması, insanın sağlık konusundaki çaresizliğini fırsat bilmektedir. Bu büyük firmaların çalışmalarını insanı yaşatmak adına değil de, o insanın yaşamak için neler verebileceğini bilerek, kazanacağı hiçte azımsanmayacak paralar adına yapmadığını bana kanıtlayabilecek var mıdır merak ediyorum.

Dünyada sağlık sektörünün bedava, herkese eşit olmasını düşleyen bir insan için umutsuz bir vakadır bu olay. Düşünün bir tarafta sağlığını düzeltmek için çaresizce umut arayan bir insan diğer tarafta ise onun bu durumundan faydalanmak için sabırsızca ve insafsızca bekleyen başka bir insan. Halbuki ikisi de insan değil mi. Sağlığın parayla alınır satılır olduğu bir dünyada sağlık sektörünün sağlıklı sürdürülebileceğine kim inanır ki… Yalnızca külahım…

Sağlık hizmetinin ve ilaçların para ile alınıp satıldığı bir ortamda bunun böyle olmadığını kim kanıtlayabilir ki…


Devamını okuyun...>>

Her Hakki Saklidir.Home Yalova2007 - 2008 SemihBaser

Yukari Cik

Blogger templates by OurBlogTemplates.com